Kedi Köpek Yağıyor: Çeviri Yaklaşımları


Ders kitapları dışında hiçbir yerde görmediğimiz “It’s raining cats and dogs” tabiri, çeviri yaparken ifadelerin yerlileştirilmesi mi yoksa yabancı bırakılması mı gerektiği konusunda örnek teşkil ediyor. Çeviri bilincinden yoksun, yani yalnızca dil bilen kişiler bunu genellikle “kedi köpek yağıyor” şeklinde çevirip geçer. Biraz eğitim alınca kelimesi kelimesine çevirinin yanlış olduğu öğrenilir, anlamı çevirmek amacıyla bu tarz tabirler Türkçe başka bir deyimle karşılanır. Ancak çeviri kuramları ve özellikle postkolonyalizm gibi konuların içine girince deyimleri olduğu gibi bırakmanın da aslında bilinçli bir tercih olabileceğinin farkına varılır.

Bugüne kadarki deneyimlerimden gördüğüm kadarıyla Türkiye’deki editörlerin ve dergilerin büyük kısmının üçüncü fazdan pek haberi yok ya da bu yaklaşım işlerine gelmiyor. İngilizceye çevrilecek bir metinde şöyle bir cümle geçtiğini düşünelim:

Öpücük yüreğimi ağzıma getirdi.

Çevirmen bu sözü “The kiss brought my heart to my mouth” veya biraz inisiyatif almaktan çekinmeyip “The kiss sucked my heart to my mouth” şeklinde aktarsa alay konusu olur. İngilizce bilmemekle, tabirlere hâkim olmamakla, hatta dikkatsizlikle suçlanır. Kısacası hedef metnin doğal olmadığını, çeviri koktuğunu söylerler. İngilizce konuşan birinin kastedilen duyguyu anlamayacağı dahi iddia edilir.

Bu eleştirileri İngiliz şairi Thomas Wyatt’ın dizeleriyle baş başa bırakıyorum:

Another kiss shall have my life ended,
For to my mouth the first my heart did suck;
The next shall clean out of my breast it pluck.

Kendi derlememde de yer alan ve Alas, madam, for stealing of a kiss (Eyvah, hanfendi, öpüverdim diye sizi) mısrasıyla anılan şiirin yukarıdaki kesiti şu şekilde sadeleştirilebilir: “Another kiss shall end my life. Because the first one sucked my heart to my mouth, the next will pluck it clean out of my breast.” Meğer saray şairinin dizesi Türkçe kokuyormuş, koskoca Wyatt anadilini doğal konuşamıyormuş!

Bir sözün ne zaman özgün bir deyiş ne zaman dile oturmuş bir tabir olduğunu toplum belirliyor. Belki bu şiir daha ünlü olsa bu söz günümüze ulaşıp deyim olmayı başarırdı. Şiir yeterince bilinmedi, tabir de onunla birlikte kayboldu. Aynı ifadeyi yine de kullananlar da dil bilmez oldu.

Baudelaire’den bir çevirimi gönderdiğim küçük sayılmayacak bir dergi şiiri yayınlamayı reddedip bana “aheste uyanmak” (lentement s’élever) ifadesinin Türkçeye yabancı kaçtığını söyledi. Eleştiriyi birebir alıntılıyorum: 

Aheste uyanan, yeni bir söyleme şekli ama yavaş yavaş yükselen, daha etkili (bana göre, zira alıştığımız ses ve anlam bizde daha etkili olur)

Alıştığımız tabirlere her gün fazlasıyla maruz kalmıyor muyuz? İnsanın edebiyattan beklentisi gerçekten her gün duyduğu sözleri tekrarlayıp muhafaza etmek olabilir mi? Zaten sanatın amacı normal kalıplardan taşmak değil midir? Birçok yazar, devrimci karakterden yoksun yazıların katiyen sanat olamayacağını söyler. Kiminin propaganda saydığı bu söylemin en net örneği günümüzdeki bu hâkim çeviri anlayışı olsa gerek.

Game of Thrones karakteri Jon Snow’un adını Jon Kar olarak aktaran çevirmenlerin büyük tepki aldığını gördüm. Zira okur Batman, Superman, Ironman gibi karakterlerle yabancı isimlere alıştı. Ama Spiderman’in Örümcek Adam olarak çevrilmesi hakkında aynı tepkiyi göremiyorum. Yarasa Adam, Süper Adam, Demir Adam gerçekten de Örümcek Adam’dan daha mı saçma? Hayır. Neden bilmiyorum ama bu çevirilerden biri kabul görmüş, diğerleri unutulmuş. İsmi Türkçeleştirmek veya yabancı hâliyle bırakmak seçimi bir doğru/yanlış sorusu değil. Aralarındaki tek fark çevirinin aldığı risk.

Yayıncılar ve dergiler, okurun yadırgayacağı metinlerden olabildiğince uzak duruyor. Gerek satış gerek piyasadaki itibar kaygısından dolayı alışılagelmiş seçimler istiyor. Gerek Jon Snow ve Jon Kar gerek Batman ve Yarasa Adam arasındaki tek fark hedef kitlenin alışkanlığıdır. Okuyucunun Süper Adam diyen yayınevinin kitaplarını almayacağı, aheste uyanmak diyen dergiyi okumayacağı düşünülür. Bunu saklamayan kurumların dürüstlüğüne saygı duyabilirim fakat edebî çevrelerde otorite iddiasında bulunanların bunu savunma lüksü yok. Doğallık ve sadakat adı altında yapılan eleştiriler, esasında bir grup ekonomik azınlığın halka ulaşma kaygısı gütmeyen isimleri tutarlı bir estetik anlayıştan yoksun dergilerde olabildiğince uzun süre gündemde tutan statükoyu güçlendirme çabasıdır.

Çeviri de baştan eser yazmaktan farksız bir sanattır. Sanatçı, estetik bir ürün yaratma çabasında toplumun beklentilerini göz önünde bulunduramaz çünkü kabul görme kaygısıyla sanat icra edilmez. Eseri toplum beğenirse bu ayrı bir mutluluk kaynağıdır ama temel amaç nesnel güzelliktir. Bununla beraber yayınevlerine çeviri yapmanın tek amacının sanat icra etmek olduğunu söylemek de gerçekçi değil. Yani kâr amacı güttüğü konusunda açık davranan bir oluşuma çeviri yapmayı kabul ettiyseniz bu ekonomik kaygıyı paylaşmak ve aynı metni bağımsız çevirseniz alacağınız risklerden feragat etmek zorundasınız. Ben de bu sebepten şiir çevirilerimi kendi sitemde yayınlıyorum. 

Ben ne tüm tabirlerin yabancı bırakılması gerektiğini ne de yerlileştirilmesi gerektiğini savunuyorum. Aksine iki yönde de net bir kural olmamalı. Ben yeri gelir Christina Rosetti’ye John yerine Can dedirtirim, yeri gelir gökten kedi köpek yağdırırım. Benim derdim sorgulamaya tenezzül etmeyen, minimum eforla maksimum sosyal sermaye peşine düşen, çevirinin en sade yolunu seçip diğer yaklaşımları tek kelimeyle yanlış olarak damgalayan gatekeeper’larla, yani fildişi surların ardına saklanıp yanında boya getiren kimseyi kapıdan sokmayanlarla.


Yorum bırakın