“Kız” Romanında Çeviri Seçimlerim


Romanın asıl başlığı Fille. İngilizceye direkt Girl olarak çevrildiği üzere yoruma alan pek bırakmıyor. Çevirinin başlığı Kız ise kız/erkek ayrımında kullanılan bir isim olmakla birlikte kızmak fiilinin emir kipi. Yani çeviri aynı zamanda sisteme, toplumsal düzene kızmanızı, öfkelenmenizi istiyor. Kadın hakları, hayvan hakları, çevre sorunları… Ne konuda olursa olsun: güçsüzlük hissinin bizi hapsettiği felçten, sömürüye şükretmeye teşvik edenlere karşı ortak öfkemizle kurtulabiliriz.

Bu çerçevede roman Fransızcadaki cinsiyetçi kullanımları eleştirirken çevirinin Türkçedeki benzer sorunlara müsamaha etmesi haksızlık olur. Okuyucuya Fransızca ne kadar cinsiyetçiymiş! Fransa 60’larda kadına değer vermemiş! dedirtip geçmek kolaydı ama Türkçenin gramerinde cinsiyet yok diye bizim eşitlikçi bir dil konuştuğumuzu sanamayız. Kitabın kendi kültürüne yönelttiği eleştiriler bize hiç de uzak konular değil. Çevirimin amacı, ne okuru olayların Türkiye’de geçtiğine inandırmak ne de bak Fransa’da neler olmuş, hâline şükret dedirtmek. Tam tersi: kadınların Fransa’da maruz kaldığı muameleden ders çıkarıp bunların kendi çevremizde nasıl tecelli ettiğini göstermeyi her sayfada amaç edindim. İdeolojik kaygıları her zaman olduğu gibi mümkün olan en estetik şekilde ele aldım.

Kitap bu uğurda birçok kelime oyunundan ve kültürel referanstan yararlanıyor, bunları en etkili şekilde yansıtmaya çalıştım ve bu süreçte elbette sayısız karar aldım. Bu yazıda kendim okur olarak karşılaşsam Acaba bu satırın aslı neydi, çevirmen nasıl bir karar alma sürecinden geçti? diyeceğim paragraflara odaklandım. Üzerine konuşacak başka noktalar da var ama bu sayfaya çıkardığım derleme bile tahmin ettiğimden çok daha uzun oldu. Beni en çok düşündüren, en mühim olduğunu düşündüğüm kısımlara öncelik verdim.

Önce kendi çevirimi ve ilgili kesitin Fransızca aslını sundum. Asıl metnin bağlamını vermenin ardından literal çevirisini ve neden farklı bir çeviri seçtiğimi açıkladım. Fransızca bilmeyen ilgililerin de takip etmesi için olabildiğince açık oldum. Spoiler’sız ve spoiler’lı olmak üzere iki ayrı bölümde ele aldım, kitabı henüz bitirmeyenler şimdilik spoiler’sız bölümü inceleyip kalan kısmı daha sonra okuyabilir.


  1. Spoiler’sız Tartışma
    1. 19. Sayfa: Bayan Laurence
    2. 23. Sayfa: Sözlük karşılıkları
    3. 23. Sayfa: Ils/Elles
    4. 58. Sayfa: Davşanlar
    5. 78. Sayfa: Gergef gecesi
    6. 79. Sayfa: Hamilelik
    7. 89. Sayfa: Dişiler
    8. 120 ve 121. Sayfalar: Üslup
  2. Spoiler’lı Tartışma
    1. 115. Sayfa: Ayşekızı, Fatmaoğlu
    2. 116. Sayfa: Mütercim
    3. 146. Sayfa: Güzel/Yakışıklı
    4. 147. Sayfa: Erkek fatma
    5. 149. Sayfa: Kızmışsın
    6. 183. Sayfa: Kızlar harika
  3. Sonuç

Spoiler’sız Tartışma

19. Sayfa: Bayan Laurence

Bayan Laurence olacaksın, defne çelengi ebediyen başında kalacak. Veya istemezsen Laurence Hanım ol (baban doğduğun gün uyumlu bir insandı, altmış yıl sonra sana, “Bu tartışma neyin nesi? Bayan demişiz n’olmuş, küfür mü ettik?” diyecek).

Tu seras Laurence, l’éternel lauréat. Ou l’éternel.le lauréat.e, si tu préfères (ton père est conciliant le jour de ta naissance. « L’écriture inclusive ? Qu’est-ce que c’est que cette connerie ? te dira-t‑il dans soixante ans. La femme est déjà incluse dans l’homme »).

Fransızca sıfatlar, nitelediği ismin cinsiyetine göre çekiliyor. Örneğin defne çelengiyle süslenmiş anlamına gelen lauréat sıfatı eril, dişil hâli ise lauréate. Geleneksel gramer kurallarına göre sözcüğün dişil çekilmesine kesinlikle gerek yoksa erili kullanılır. Yani erkeklerden oluşan bir grup Biz güçlüyüz derken eril forts sıfatını, kadınlardan oluşan bir grup dişil fortes sıfatını kullanırken karma bir grup da eril forts sıfatını kullanır. Fakat yakın zamanda kapsayıcı yazı (écriture inclusive) akımı başladı. Bu da herkesi kapsamak adına sıfatların ve zamirlerin bütün çekimlerini noktalarla ayırmak suretiyle belirtmek anlamına geliyor. Yani karma bir grubun forts yerine fort.e.s yazması gibi. Tüm bu bilgiler ışığında yukarıdaki paragrafın literal çevirisi şöyle olur:

Laurence olacaksın, ebedî lauréat. Veya istersen ebedî lauréat.e ol (Baban doğduğun gün uyumlu bir insandı, altmış yıl sonra sana ‘Kapsayıcı yazı saçmalığı da neyin nesi? Erkek zaten kadını kapsıyor’ diyecek).

Burada hatırlamak gereken başka bir unsur daha var: erkek anlamına gelen homme sözcüğü aynı zamanda insan olarak kullanılıyor. İnsan haklarının İngilizce Rights of Man şeklinde anıldığı gibi Fransızca için bunlar homme haklarıdır. Dilde insan sözcüğünün olmadığını, tek alternatifin insanoğlu olduğunu düşünün. Yani baba aynı zamanda “İnsanoğlu deyince kadını kapsıyor” diyor.

Açıklaması iki paragraf süren bu konseptin bizim dilimizde karşılığı yok ama altında yatan cinsiyet çatışmasına uzak değiliz. Uzun uzadıya açıklayarak aktarmak yerine kitabın da aslında bunu söylemekteki amacına hizmet etmek için bu cümleyi kendi kültürümüzdeki benzer bir tartışmayla karşıladım. Bayan günümüzde problematik bir sözcük. Buradaki sorun erkek/kadın yerine erkek/bayan sözcüklerinin kullanılıp kadın olmanın aşağılık olduğunun, kadın’ın ağza alınmayacak, utanılacak bir sözcük olduğunun gerek bilerek gerek bilmeyerek ima edilmesi. Fransızların kapsayıcı yazı furyası da bizim bayan tartışmamız da aynı zemine dayanıyor: kadınların arka plana atılması, göz ardı edilmesi.


23. Sayfa: Sözlük karşılıkları

Kızlarla ilgili garip bir şey var. Sen kızsın, onu anladık. Ama aynı zamanda babanın kızısın. Annenin de kızısın. Cinsiyetin ile annen ve babanla olan bağlantın aynı. Varlığını, soyunu, ilişkilerini ve kimliğini ifade etmek için başka bir sözcüğün yok ve asla olmayacak. Kız ebediyen damgalanmıştır, aileyi asla terk etmez. Bilakis Doktor Galiot’nun erkek bir çocuğu, yani oğlu oldu. Senin sözlükte tek bir karşılığın var, onunsa iki karşılığı. Bu durum zamanla kaybolmuyor: Büyüdüğünde karı oluyorsun ve zamanı gelince bilmem kimin karısı. Seni ifade eden tek sözcük boyunduruğunu vurgulamayı asla bırakmıyor, seni her zaman birilerine bağlıyor: anne ve babana, kocana… Erkeklerse kendi başlarına var olabiliyor. Bunu söyleyen bizzat dil. 

À propos de filles, il y a une chose bizarre. Tu es une fille, c’est entendu. Mais tu es aussi la fille de ton père. Et la fille de ta mère. Ton sexe et ton lien de parenté ne sont pas distincts. Tu n’as et n’auras jamais que ce mot pour dire ton être et ton ascendance, ta dépendance et ton identité. La fille est l’éternelle affiliée, la fille ne sort jamais de la famille. Le Dr Galiot, au contraire, a eu un garçon et il a eu un fils. Tu n’as qu’une entrée dans le dictionnaire, lui en a deux. Le phénomène se répète avec le temps : quand tu grandis, tu deviens « une femme » et, le cas échéant, « la femme de ». L’unique mot qui te désigne ne cesse jamais de souligner ton joug, il te rapporte toujours à quelqu’un – tes parents, ton époux, alors qu’un homme existe en lui-même, c’est la langue qui le dit.

Bu paragrafta romanın Türkçe çevirmeni olarak işim kısmen kolaydı çünkü bahsedilen konsept Fransızca ve Türkçe arasında benzerlik gösteriyor. Erkek cinsiyettir ve erkek çocuk ailenin oğlu‘dur. Kız da cinsiyettir fakat kız çocuğu için oğul gibi ayrı bir sözcük yoktur, kız yine ailesinin kız‘ıdır. Fransızca da aynen bu şekilde kullanıyor. Cinsiyet olan erkek garçon, erkek çocuğu—yani oğul—fils. Cinsiyet olan kız fille, kız çocuğu yine fille. Ama İngilizce böyle değil. İngilizce cinsiyet girl, kız çocuğu daughter. Romanın İngilizce çevirmeni Adriana Hunter, bu sorunu güzel çözmüş:

Some languages, but by no means all, have the luxury of the word “daughter,” but in many—and French is one of them—your sex is not distinct from your relationship to your parents.

(Hepsi olmasa da bazı diller daughter sözcüğünü kullanma lüksüne sahip ama Fransızca dâhil birçok dilde anne babanla ilişkin cinsiyetine bağlı.)

Fransızca aynı zamanda karı/koca anlamındaki karı için de ayrı bir sözcük kullanmıyor. Toplumdaki cinsiyetler kadın ve erkekken evlilikteki roller de kadın/koca oluyor. Türkçe karı sözcüğünün karı/koca bağlamı dışında kullanılmaması ilk bakışta büyüdüğünde karı oluyorsun derken benim çevirimde pürüz teşkil ediyor ama konu zaten kadının toplumda gördüğü muamele. Çeviri, kızı bu sözcüğün kendisine karı/koca bağlamı dışında da kabaca atfedileceği konusunda uyarmış oluyor.


23. Sayfa: Ils/Elles

İleride erkeklerin okuluna komşu kız okulunda Fransız dil bilgisi dersinde öğreneceğin üzere “Eril, dişilden önce gelir.” Yani bir grupta isterse kırk kız olsun, bir tane bile erkek varsa dişil üçüncü çoğul şahıs elles yerine erili ils kullanılır.

Comme la grammaire t’expliquera plus tard, dans ta petite école de filles jouxtant celle des garçons, que « le masculin l’emporte sur le féminin ».

Şiir derlememin ön sözünde bahsettiğim üzere hiçbir çeviriye genel bir yerlileştirme veya yabancılaştırma gayesiyle yaklaşmıyorum. Nasıl her şiir özelinde karar veriyorsam nesir çevirisinde de her paragrafta hangi yaklaşımın—kitabın kalanına uyum sağlamak kaydıyla—o kesite yakışacağını göz önünde bulunduruyorum. Kimi çevirmen 19. sayfada kapsayıcı yazı yerine bayan/hanım tartışmasına girilmişse bu sayfada da Türkçe örnek vermek gerekeceğini söyler, kimileri de bu sayfadaki yabancı konsept tutulmuşsa önceki sayfada da bayan/hanım yerine kapsayıcı yazıdan bahsedilmesi gerektiğini savunur. Ben pragmatik davranıyorum. Estetik ve ideolojik kaygılar arasında denge sağlayıp her ifade için en etkili çeviriyi arıyorum.

Eril, dişilden önce gelir Fransız gramerinde genel bir konsept ve kitapta tekrar ediyor. Bunu okurun zihninde havada bırakmamak için ikinci cümleyi kendim ekleyerek örnek verme ihtiyacı hissettim.


58. Sayfa: Davşanlar

Tam da ona davşanları bırakıp marulların yanına gelmesini işaret ediyor, Marcelle’e götürecekmiş. Kız davşan demenin yanlış olduğunu, dili doğru kullanması gerektiğini biliyor ama bunu amcasına söylemiyor, sinirlenir.

Il lui fait signe de venir près des salades, justement, il va lui en donner une pour la Marcelle. Elle sait qu’il ne faut pas dire la Marcelle, que c’est du mauvais français, mais elle ne va jamais le dire au tonton, ça le vexerait.

Bu paragraf köyde geçiyor. Fransızca özel isimlerden önce artikel kullanılmaz, İngilizce için de aynı şekilde. The John değil, John denir. Fransa’da da ismi Marcelle olan biri Marcelle’dir, la Marcelle değildir. Fakat bazı yörelerde insanlar bu şekilde kullanıyor, Ramazan’a Irmızan demek gibi. Bunun yanlış mı yoksa yöresel farklılık mı olduğu ise elbette ayrı bir tartışma konusu. Paragraf aslında şu şekilde:

Tam da ona yeşilliklerin yanına gelmesini işaret ediyor, la Marcelle’e götürecekmiş. Kız la Marcelle demenin yanlış olduğunu, Fransızcayı kötü kullanmak olduğunu biliyor ama bunu amcasına söylemiyor, sinirlenir.

Bu cümlede yabancı gramere bu kadar spesifik bir konsepti korumak yerine bunun kendi dilimizdeki paralelini kullanmayı seçtim. Dikkat ederseniz bu cümlede tavşan mavşan yok ama kız, bunun hemen öncesinde tavşan besliyordu. Aynı sahnenin devamı olunca dili yanlış kullanmayı karaktere tavşan yerine davşan dedirterek verdim.


78. Sayfa: Gergef gecesi

“Gergef gecesi niye var?” Baba kahkahayı basıyor ama aslında çok da yanlış değilmiş: Koca, karşısında bembeyaz bir kumaş istermiş, böylece ilk işleyenin kendisi olduğunu bilirmiş. Kocalar hep ilk olmak istermiş. Claude yüzünü ekşitiyor. Yani içine iğne batırdıktan sonra nakışı orada burada sergilenirken kendisi bir köşeye fırlatılan kasnaklardan mı olacak?

« Et à quoi ça sert, le décapsulage ? » demande-t‑elle. Son père s’esclaffe, mais c’est un peu ça : le mari ôte le bouchon la première nuit, ainsi il est sûr d’être le premier, et il veut être le premier. Elle grimace. Elle serait donc l’une de ces bouteilles de bière que le père laissait traîner au salon avant qu’il ait son ulcère ?

Galiba beni en çok düşündüren paragraf buydu. Atlayıp günler sonra anca elim dolu dönebildim. Bu sahnede baba, kızlarına cinsellik ve evlilik hakkında konuşma yapıyor. Bu alıntının hemen öncesinde gerdek gecesi diyor, kız ilk defa duyduğu için ismi karıştırıyor. Fransızca gerdek gecesi diye bir tabir yok, onun yerine İngilizce deflower fiili gibi kızlığı almak benzeri bir eylem kullanılıyor: dépuceler. Kız da bunu (şişe) kapağı açmak anlamındaki décapculer sanıyor ve baba şu metaforu kuruyor:

“Dekapsülaj (kapak açmak) niye var?” Baba kahkahayı basıyor ama aslında çok da yanlış değilmiş: Koca ilk gece kapak açarmış, böylece ilk olduğunu bilirmiş. Koca ilk olmak istermiş. Claude yüzünü ekşitiyor. Yani babasının ülser olmadan önce salonun bir köşesinde bıraktığı bira şişelerinden mi olacak?

En kısa yol hiç uğraşmayıp Fransızca tabirleri olduğu gibi vermek olurdu. Baba İlk geceye depüslaj denir derdi, kız Dekapsülaj ne diye sorardı, iki dipnotla iş biterdi. Sonra da gece gözüme uyku girmezdi, makineyi müstakbel meslektaşım bilirdim.

Kelime oyununu korumak için gerdek sözcüğüne depüslaj/dekapsülaj kadar yakın bir sese ihtiyacım vardı. Şiir çevirilerimden dolayı fonetik problemlere uzak değilim. Araştırmam sonucunda gergef sözcüğünü buldum. Nakış yaparken kumaşı germeye yarayan tahta parçasının ismiymiş. Gerdek‘ten yola çıkıp mantık ve azimle gergef‘e ulaşılır, asıl marifet gergef‘i dekapsülaj‘a bağlamakta.

Böylece metaforu bütünüyle çevirmeye karar verdim. Bunun için metaforun değindiği başlıca noktaların farkında olmak gerekiyor: İlki olduğunu bilmek ve ardından kaybedilen değer. Bunun yanında nakış benzetmesinin sunduğu imkânlardan istifade etmekten kendimi alıkoyamadım. İlki olmayı işlenmemiş beyaz kumaş imgesi karşıladı, ardından nakışı sergilenirken kendisi köşeye atılan kasnak imgesi de kadınların değerinin çocuk yapmaya indirgenmesine eleştiri getirdi. Bilhassa ekonomik özgürlüğü olmayan kadınlar, kapitalizmin yetiştirdiği ataerkil zihniyette diğer üretim araçlarından, özel mülkiyetten farksız tanımlanıyor. Başlık parası karşılığı bir erkek tarafından başka bir erkeğe satılıyor. Onlara erkek çocuk üretiyor, başaramazsa değerini ve beraberinde ekonomik güvencesini, sosyal statüsünü yitiriyor. Bulunduğu şartlar onu ev işlerine hapsederek çocukları dışında bir hayatı, ailesi haricinde bir başarıyı imkânsız kılıyor. Bu pranga, her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır gibi ilk bakışta ilerici duran deyişlerle iyice kemikleşiyor. Yani babanın 19. sayfadaki tabiri ile İnsanoğlu/erkek, kadını kapsıyor. Sistem, kadının başarısını kocası ve oğluyla tanımlıyor. Kocası veya oğlu olmayan kadın başarısız oluyor. Bu tema zaten roman boyu işleniyor, bu paragrafa eklenmesinde bir sakınca görmedim.

Ancak elbette yakın okuma sonucunda bazı yorumlar değişiklik gösteriyor. Örneğin asıl metinde alkolü ülser olana kadar içme imgesiyle erkeğin kadını elinden geldiğince sömürdüğü anlaşılıyor. Ayrıca bu düzen içinde erkek ve kadın arasındaki toksik ilişki, alkol (zehir) imgesiyle gerçek anlam kazanıyor. Öte yandan nakış imgesi daha masum, daha şen duruşuyla bu perdenin ardında yatan sömürünün çok daha bilinçli, çok daha sinsi olduğunu ima ediyor. Bu çevirinin en zayıf yanı, nakış yapmanın bira içmeye kıyasla daha feminen bir imge olması. Ama bu da erkeklerin isterlerse her işi, toplumun kadınlara yüklediği işleri dahi onlardan daha iyi yapabilecekleri fikrine yorulabilir. Sonuç olarak tonları farklı olsa da çevirinin asıl metafora kıyasla basit kaçtığını düşünmüyorum.

Bu metafor 87. sayfada tekrar karşımıza çıkıyor. Kız, kapağı açılmamışken regl kanının nasıl çıktığını sorguluyor. Çeviride ise regl kanına rağmen kumaşının nasıl temiz kaldığını merak ediyor.


79. Sayfa: Hamilelik

Babanın endişesi hamile kalmaları (bir kere kaldınız mı kaldınız, tekrar ilerleme şansınız yok). Babanın kaygısı kızlarının mercimeği fırına vermesi, namusuna leke sürülmesi, yatağa atılması, bozulması, kirlenmesi, kanına girilmesi, vurdurması, vermesi, ırzına geçilmesi, becerilmesi, bellenmesi, düdüklenmesi, götürülmesi, düzülmesi; onlara kayılması, koyulması, çakılması… 

Non, lui, ce qui l’obsède, c’est qu’elles tombent enceintes (on tombe, on tombe bien bas, on ne s’en relève pas). Qu’elles aient un polichinelle dans le tiroir, une côtelette dans le buffet, le mou enflé, la fluxion de neuf mois, qu’elles se fassent gonfler le ballon, arrondir le globe, bâtir la devanture, piquer par un clou rouillé, qu’elles aient sucé le crayon, attrapé le paquet, avalé l’os, mangé la soupe à la quéquette, mis la poule à couver, laissé la cuillère dans la tasse.

Bu da çevirmesi en zor paragraflardandı. Öncelikle Fransızca hamile kalmak için hamile düşmek ifadesi kullanılıyor, metin de bunun üzerinden Bir kere düştünüz mü düştünüz, bir daha kalkılmıyor diyor. Bu düşmek/kalkmak imgesini Türkçede kullandığımız deyişe uydurmak için kalmak/ilerlemek olarak çevirdim.

Asıl zor kısım, bunu takiben sıralanan deyimler. Bu paragrafta hepsi de hamile kalmak anlamında tam 14 deyim sıralanıyor. Bir kısmı gerçekten kullanılan tabirler, diğerleriyse gördüğüm kadarıyla yazarın bu ifadelerden yola çıkarak kendi türettiği benzer sözler.

  1. Avoir un polichinelle dans le tiroir : Çekmecede kuklası olması
  2. Avoir une côtelette dans le buffet : Büfede pirzolası olması (eşya olan büfe, ayrıca büfenin mecaz anlamı karın)
  3. Avoir le mou enflé : Yumuşak yerlerinin şişmesi
  4. Avoir la fluxion de neuf mois : Dokuz aylık ödemi olması
  5. Se faire gonfler le ballon : Balonunun şişirilmesi
  6. Se faire arrondir le globe : Küresinin belli olması
  7. Se faire bâtir la devanture : Vitrininin dizilmesi
  8. Se faire piquer par un clou rouillé : Paslı çivi saplanması
  9. Avoir sucé le crayon : Kalemi emmek
  10. Avoir attrapé le paquet : Paketi yakalamak
  11. Avoir avalé l’os : Kemik yutmak
  12. Avoir mangé la soupe à la quéquette : Pipi çorbası içmek
  13. Avoir mis la poule à couver : Tavuğu kuluçkaya yatırmak
  14. Avoir laissé la cuillère dans la tasse : Kaşığı fincanda bırakmak

Seçeneklerden biri bu ifadeleri aynen çevirip dipnotla hepsinin aynı anlama geldiğini açıklamaktı ama kitabın amacı okura konuştuğu dilin karşısında nasıl bir konumda olduğunu göstermek. Kaynak metin böyle bir kaygı güderken eğer çeviri de kendi okuruna konuştuğu dili sorgulatamıyorsa başarısız kalmış demektir. Bu konuda hamile kalmak dışında ikinci bir deyiş aklıma gelmedi. Ben de cinsel konularda hep kadını nesne konumuna indiren deyişleri sıraladım (Fransızca da bu konuda bizim elimize su dökemiyor). Yani kendi okuruma Niye hamile kalmak anlamında Fransızca bu kadar deyim var? yerine Senin kendi dilinde neden kadını aşağılayan 5 satır deyim var? sorusunu yöneltmek istedim.


89. Sayfa: Dişiler

Aman dikkat: Köpekler, kedilerin erkeği değil. Hayır, bu çok yaygın bir yanlış. İki türün de dişisi, erkeği farklı. Üremenin cefasını çekenler hep dişiler (kızlar), her yerde bütün türlerde böyle. Hep dişiler dişini tırnağına takıyor.

Á ce sujet, attention : le crapaud n’est pas le mâle de la grenouille, pas du tout, idée reçue. Le crapaud est le mari de la crapaude, et la grenouille est celui de la grenouill.e. Ce sont les femelles (les filles) qui s’occupent de la reproduction, toujours, partout. Les e muets s’activent alors bruyamment.

Fransızca her adın gramatik cinsiyeti var, hayvanların da öyle. Hayvan isminin cinsiyeti, hayvanın kendisinin cinsiyetinden bağımsız. Örneğin fare dişil bir sözcük: la souris. Kurbağa da öyle: la grenouille. Kurbağa erkek dahi olsa dişil artikel alıyor. Kara kurbağaları içinse durum tam tersi: le crapaud. Dişi kara kurbağası da günlük dilde eril artikel alır. Kitap bu karmaşaya değinip kara kurbağalarının diğer kurbağaların erkeği olduğunu sanmayın diyor. Bir tür hep eril, diğer tür hep dişil artikel alsa da ikisinin de kendi içinde erkeği ve dişisi var.

Bizse çocuklukta buna benzer bir karmaşayı köpekleri ve kedileri aynı türün erkeği ve dişisi sanarak yaşardık. Kurbağa örneğini tutmak için fazla açıklama yapmak gerekecekti, bu da paragrafın akışını sekteye uğratacaktı. Ben de kendi kültürümüzdeki benzer bir karmaşayı verip okuyucuya bunu sorgulatmak istedim (neden köpeği erkek, kediyi dişi sanıyorduk da tam tersini düşünmüyorduk?).

Son cümlede ise başka bir konsepte değiniliyor. Fransızca dişil çekimlerde genellikle e harfi kullanılıyor ve bu e okunmuyor, sessiz e olarak geçiyor (kitabın 18. sayfasından hatırlarsınız: Nathalie? Annie? Sophie? Sessiz “e” harflerinin valsi, dilsiz kızların tangosu… O zaman Marilyn? Hatta sonuna bir “e” ekleyelim daha Fransız olsun: Marilyne). Son cümle sessiz e’ler ses getiriyor‘a yakın bir kapıya çıkıyor. Artikel kısmını çıkardıktan sonra bunu da yerlileştirmek gerekti.


120 ve 121. Sayfalar: Üslup

Doğru kullanımı fetüs, teknik terim. Bilim adamı olmadığından sana garip gelmiştir ama ciddi bir doktorun ağzında normal.

Foetus est le terme exact, il s’agit du terme technique. Le mot te choque parce que tu n’es pas scientifique, mais il est normal de la part d’un praticien rigoureux.

Size bir istatistik vermek istiyorum: Bu amfide bulunanların yalnızca yüzde kırkı doktor olacak. Ama bayan arkadaşların morali bozulmasın. Biraz çabayla yüzde ellinizden fazlası doktor karısı olacak.

Je tiens à vous donner les dernières statistiques : seuls quatorze pour cent des étudiants présents dans cet amphithéâtre deviendront médecins. Mais je vous rassure, mesdemoiselles : avec de la persévérance, plus de cinquante pour cent d’entre vous deviendront femmes de médecin.

Kaynak metinde özellikle vurgulanmıyorsa bile karakterin Türkçe konuşsa nasıl bir üslup takınacağını belirlerken gerekli inisiyatifi almak gerekiyor. Fransızca bilim insanı derken cinsiyet fark etmiyor, kadınlara da erkeklere de scientifique deniyor. Şimdi bu karakterin konuştuğu dil bu spesifik satırda kendisine cinsiyetçi davranma seçeneği sunmadı diye Türkçe çevirisinde ince mi davransın? Tabii ki hayır. Diyaloğun kalan kısmında da göreceğiniz üzere karakter, karşısındaki kadına tepeden bakıyor. Böyle biri bilim insanı olmadığın için demez, bilim adamı olmadığın için der. Diyaloğun özeti: ne bilimle ilgileniyorsun ne de erkeksin (erkek olmadığın için zaten ilgilenemezsin).

İkinci paragraf da aynı şekilde. Karakter mesdemoiselles diyor, matmazelin çoğulu. Dümdüz hanımlar/hanımefendiler demek (çünkü bayan‘ın Fransızca kültürel karşılığı yok). Belki bu hoca Türkiye’de derse girse hanım arkadaşlar derdi ama o yılda bu zihniyette birinin ağzında en doğalı bayan arkadaşlar. Ayrıca hitap ettiği kişiler doktorla evlenmeyecek, doktor eşi olmayacak, doktor karısı olacak. 23. sayfada bahsedilen olgu tekrar ediyor.

Bu seçimler küçük duruyor ama bu zihniyet zaten küçük diyerek es geçtiğimiz yargılarla kendisini kabul ettiriyor, fark ettirmeden bilincimizde yer ediniyor. Ayrıca bu tür inisiyatifler, çevirmenin kaynak metni dilden bağımsız olarak ne kadar anlayabildiğini gösteriyor.



Spoiler’lı Tartışma

115. Sayfa: Ayşekızı, Fatmaoğlu

Evlisin, soyadın Barraqué değil, Charpentier: Laurence Charpentier. Kaderin cilvesi: Soy isminin eril bir sıfat olması kulaklarını tırmalıyor, kaypak ve kararsız bir hava veriyor. Tıpkı Alioğlu, Mehmetoğlu olması gibi. Ayşekızı, Fatmakızı’nı bırak, Ayşeoğlu, Fatmaoğlu diye soyadı bile yok. Aynı şekilde dilde Charpentière diye bir sözcük bile mevcut değil, aynı sıfatın dişil hali kullanılmıyor. Kendi içinde cinsiyet uyumu yapman hiçbir türlü mümkün değil. 

Tu es mariée, tu ne t’appelles plus Barraqué mais Charpentier, Laurence Charpentier. Le hasard est moqueur : le masculin de ton nom sonne toujours mal à tes oreilles, te laissant comme bancale ou indécise (l’accord de genre impossible en toi, quoique le mot n’ait de toute façon pas de féminin – charpentière, ça n’existe pas).

Kitaptaki dipnotta bahsettiğim üzere Charpentier marangoz demek ve eril bir sıfat. Dişilini charpentière şeklinde teknik olarak türetebilseniz de dilde böyle bir sözcük yok, kullanılmıyor:

Evlisin, soyadın Barraqué değil, Charpentier: Laurence Charpentier. Kaderin cilvesi: Soy isminin eril bir sıfat olması kulaklarını tırmalıyor, kaypak ve kararsız bir hava veriyor (kendi içinde cinsiyet uyumu yapman mümkün değil, charpentière diye bir şey yok). 

Bilim insanı, iş insanı gibi sözcüklerin kullanıma girmesinden önce bilim adamı ve iş adamı için bir alternatif olmadığını, kadınlar için de bunların kullanıldığını düşünün. Soyadlarda benzer bir gariplik bizde de var. Birçok kadının soy ismi Bilmemkimoğlu ve bu bilmem kim‘ler hep erkek. Evlilikte soy ismini değiştiren tarafın da kadın olduğunu göz önünde bulundurunca açıkça soyun erkek üzerinden sürdüğü belirtiliyor. Ayşekızı‘nı bırakın, kadının bütün değerini doğurganlığa hapseden düzen içinde Ayşeoğlu bile yok. Analık değerli de bir yere kadar. Ayşe’nin oğlu değil o; önce Ali’nin, Mehmet’in oğlu.

Cinsiyet uyumu çeviride biraz havada kalan bir tabir ama çıkarmaya gönlüm el vermedi. Bu aslında Fransız gramerine ait bir konsept. Önceki örneklerde de geçtiği üzere güçlü sıfatı erkeğe gelirse fort, kadına gelirse forte olur ve bu çekimin ismi cinsiyet uyumudur. Çeviride ise bu konsept daha soyut düşünülebilir. Kadının soy isminin cinsiyetini kale almaması da toplumun kadına yüklediği rollerin çelişkisi, uyumsuzluğudur.


116. Sayfa: Mütercim

Üç dilli kadın mütercim ve tercümansın.

Tu es interprète trilingue et traductrice.

Bu cümlenin orijinali aslında basit duruyor:

Üç dilli mütercim ve tercümansın.

Fakat benim önerdiğim çeviri farklıydı. Mütercim Arapça bir sözcük. Türkçe adlarda cinsiyet çekimi olmasa bile Arapça’dan alınan sözcüklerdeki ayrımı geçmişte kullanıyorduk (sahip/sahibe, şahit/şahide gibi). Bugün bu ayrım yalnızca belirli bağlamlarda mevcut. Benim aklıma gelenler bakir/bakire ve merhum/merhume. Peki neden? Mahkemede herkes şahitken neden ölen herkes merhum değil? Neden bu ayrım belli alanlarda korunuyor? Yukarıdaki charpentier örneğinde görüldüğü üzere bu durum Fransızca için hayatın çok daha merkezinde bir sorun. Bu çerçevede benim çevirim şuydu:

Üç dilli mütercim (mütercime?) ve tercümansın.

Bu çeviri şunu sorguluyor: Bakir değil bakireyse, merhum değil merhumeyse neden mütercime değil de mütercim? Aynısını tersten sormak daha mühim. Fransızca mütercim sözcüğü zaten dilin kendi kurallarına göre çekilmek zorunda: erkekse traducteur, kadınsa traductrice. Bu zorunluluk, kullanımın kendisinde serzeniş bulmayı zorlaştırıyor fakat kitabın kalanında aynı temanın detayıyla işlenmesi böyle bir çeviriye yeterli dayanağı teşkil ediyor.

Editörümse başka bir soruna parmak basarak kadın mütercim ve tercümansın çevirisini önerdi. Özellikle haberlerde bir meslek sahibinden (sahibesinden?) bahsederken söz konusu kişi kadınsa cinsiyetini belirtme gereği duyuluyor. Kişi erkekse doktor imkânsızı başarır, kadınsa kadın doktor; erkekse yazar ödül alır, kadınsa kadın yazar… Aksi belirtilmemişse toplumda varsayılan şahıs erkektir; kadının özellikle belirtilmesi gereken bir istisna, bir anomali olduğu ima edilir. Yani iki cinsiyet yoktur, birinci ve ikinci cinsiyet vardır. İki çeviri de kitabın kaygılarını paylaşıyor.


146. Sayfa: Güzel/Yakışıklı

“Kendinden hep eril bahsediyor. ‘Güzelim’ diyeceğine ‘yakışıklıyım’ diyor. ‘Güçlüyüm’ diyeceğine ‘pehlivan gibiyim’ diyor.”

“Çocuklar grameri, cinsiyet kimliklerini dört beş yaşlarında kavrıyor, kullandığı sözcüklerde cinsiyet kurallarına dikkat etmemesi normal.”

“Geçen pazar kahvaltıda eşimin iş arkadaşlarını ağırladık. Erkeklerden biri Alice’i öpmek için eğilip, ‘Mickey Mouse tişörtünle ne kadar güzelsin sen öyle!’ dedi. Bizimki adamın karşısına geçti, elini sıkıp lafını düzeltti: ‘Ben yakışıklıyım.’”

“Dediğim gibi, cinsiyet pek…”

İhbar edercesine anlatmaya devam ediyorum.

“Adam sonra kibarca cevap verdi, ‘Hayır, erkekler yakışıklı, kızlar güzel olur, sen güzelsin,’ dedi. Alice ayaklarını yere vurup başını sağa sola salladı. Adam, ‘Bak, ben erkeğim. Sen kızsın. Güzel küçük kız,’ diye açıklamaya devam edince sinirle karşı çıktı: ‘Ben de. Ben de erkeğim.’”

— Elle parle d’elle au masculin, elle dit “je suis beau”, “je suis fort”, elle croit que…

— Les enfants n’ont pas vraiment accès à la grammaire avant l’âge de quatre ou cinq ans ni à l’identité sexuelle du reste, ils ne font pas l’accord de genre, c’est tout à fait normal.

— Dimanche dernier, des collègues de mon mari sont venus déjeuner à la maison. Le monsieur s’est penché vers Alice pour l’embrasser et il lui a dit : “Oh ! Tu es belle dans ce tee-shirt Mickey”, alors elle s’est campée devant lui, lui a tendu la main et a rectifié : “J’es beau.”

— C’est bien ce que je vous dis… L’accord gramm… »

Je renchéris sans cesse, j’ai l’impression de la dénoncer.

« Et quand il a répliqué gentiment, “mais non, tu es belle, tu es une fille”, elle a tapé du pied en secouant la tête. Et comme elle continuait, il a expliqué : “Moi, je suis un garçon. Toi, tu es une fille, une belle petite fille”, elle a dit d’un air fâché : “Moi aussi. Je suis un garçon.”

Çevirmesi en zor paragraf türlerinden. İlk çevirimi okuduğunuzda neyi kastettiğimi anlayacaksınız:

“Kendisinden hep eril bahsediyor. Dişil belle sıfatıyla ‘Güzelim” diyeceğine eril
çekimi beau’yu kullanıp ‘Yakışıklıyım’ diyor. ‘Güçlüyüm’ derken dişil sıfat forte yerine erilini kullanıyor, fort diyor.”

“Çocuklar grameri, cinsiyet kimliklerini dört beş yaşlarında kavrıyor, kullandığı
sözcüklerde cinsiyet uyumu yapmaması normal.”

“Geçen pazar kahvaltıda eşimin iş arkadaşlarını ağırladık. Erkeklerden biri Alice’i öpmek için eğilip ‘Mickey Mouse tişörtünle ne kadar belle’sin sen öyle!’ dedi. Bizimki adamın karşısına geçti, elini sıkıp lafını düzeltti: ‘Ben beau.’

“Dediğim gibi, gramer pek…”

İhbar edercesine anlatmaya devam ediyorum.

“Adam sonra kibarca cevap verdi, ‘Hayır, erkekler yakışıklı, kızlar güzel olur, sen
belle’sin’ dedi. Alice ayaklarını yere vurup başını sağa sola salladı. Adam ‘Bak, ben erkeğim. Sen kızsın. Güzel küçük kız’ diye açıklamaya devam edince sinirle karşı çıktı: ‘Ben de. Ben de erkeğim.’”

Çok hantal bir paragraf olduğunun farkındaydım ama burada karara bağlamamız gereken şey, Alice’in durumunda gramerin payı. Dilimizde güzel ve yakışıklı ayrı kelimeler. Kökleri farklı, kullanımları farklı. Fakat Fransızca güzel ve yakışıklı demek için aynı sıfatın eril ve dişil çekimini kullanıyor, karmaşa da burada başlıyor. Güzel sıfatı belle, yakışıklı sıfatı beau‘nun dişil çekimi, farklı bir sıfat değil. Psikiyatrist de Alice’in belle yerine beau kullanmasını çocukların Fransız gramerindeki cinsiyet uyumu konseptini dört yaşında kavramasına bağlıyor ve bunun için endişelenecek bir şey olmadığını söylüyor. Yani çocuğun güzel yerine bilerek yakışıklı demesiyle beau‘yu dişil çekmeyi bilmemesi çok ayrı şeyler.

Alice’in durumunda önemli bir unsur olduğu için bu nüansı tutmak istemiştim. Kaynak metin “Kendisinden hep eril bahsediyor. Ben beau‘yum diyor, ben fort‘um diyor” demeyi kafi buluyor, ben Fransızcaya aşina olmayan okurlar için uzatıp açıkladım ama bu sefer de sindirmek zorlaştı. Edebî çevirinin en zor kısımlarından biri akıcılıkla içerik arasındaki bu dengeyi korumak. Zira Alice, sıfat çekimlerinin yanında fiil çekimlerinde de sorun yaşıyor ve bunun Türkçe karşılığı yok.

Fransızca olmak fiili düzensiz bir fiil, yani mastarı ve farklı şahıslarda çekimi birbirine benzemiyor ve Türkçenin ben şuyum, buyum derken -m ekiyle verdiği anlamı Fransızca olmak fiili karşılıyor.

Yakışıklıyım: Je suis beau.
Yakışıklısın: Tu es beau.

Alice ise bu iki çekimi karıştırıp yakışıklıyım derken J’es beau (Je es) diyor. İngilizce I am yerine I are demek gibi. Yerlileştirmeye karar verdikten sonra da bu hatayı karşılamak için Ben beau yerine Ben yakışıklı denebilirdi ama J’es beau‘nun okunuşu çok basit: Je bo. Fransızca sahneyi aklınızda canlandırın: Sıfat çekemeyen çocuk fiil de çekemiyor, çıkardığı ses de jebo. Yakışıklı, tek hecelik bo‘ya kıyasla telaffuzu çocuk için çok daha zor bir sözcük. Yakışıklı diyebilen çocuğun yakışıklıyım da diyeceğini düşünüyorum, bu yüzden ben yakışıklı yanlışı jebo veya benbo kadar inandırıcı gelmiyor. Hem havada kalıyor hem de gramere dayanmadığı için derinlikten yoksun.

Bu gramer tartışmasını çıkarmayı hiç istemezdim ama özellikle Fransızca bilmeyen okur ilk çevirimi takip etmekte muhtemelen zorlanacaktı. Editörüm güçlüyüm derken dişil yerine eril sıfat kullanmasını yine maskülenliği vurgulayacak şekilde pehlivan gibiyim şeklinde çevirmeyi önerdi, metnin kalanı da Türkçe sınırlarına sığdırıldı. Böyle olunca psikiyatristin bahsettiği cinsiyet uyumunu da çıkarmak gerekti. Sıfatın çekimi gramere girer, güzel/yakışıklı apayrı kelimeler. Gramerle ilgisi yok, tamamen semantik. Onun yerine cinsiyet kuralları ifadesi gramerde olmasa bile toplumda hâlâ somut kısıtlara tabi olduğumuzu hatırlatıyor.

Tüm bu tartışmanın yanında dipnot kalıyor ama ihbar edercesine yerine ispiyonlarcasına da hoş olurmuş, şimdi okuyunca kulağımı tırmaladı (öte yandan Laurence, Alice’i bunun için gerçekten suçluyor ve ihbar bunun altını çiziyor… Bu kadar ihtimal baş döndürücü ama edebî çevirinin güzelliği de bu).


147. Sayfa: Erkek fatma

“Yani benim suçum olduğunu mu söylüyorsunuz? Alice Tristan’ı aradığımızı düşünüyor, öyle mi? Ondan mı erkek fatmalığa soyundu?”

Silgiyle kalemi bırakıp bana alaycı alaycı gülümsüyor.

“Erkek fatma mı? Tam olarak neyi kastediyorsunuz?”

Adamdan nefret ediyorum. Kullandığım her terimi, bütün günlük deyişleri açıklamam mı gerekiyor? Sırf Freud’a benzemek için sakal bıraktığından o kadar eminim ki… Burnu hafif havada bir tonla devam ediyor: “Dikkat ederseniz tersi bir ifade kullanmıyoruz. Kadın ahmet, kadın mehmet diye bir tabir yok çünkü kız olmak isteyen erkek neredeyse hiç yok. Ama kadınlara gelince… Erkek fatma dediğimiz olgu, erkek olma hürriyeti elinden alınmış bir kadından ibaret. Kızların külfeti özgür olmamak. Siz, mesela, böyle hissetmiyor musunuz?”

Bakışı ruhuma işliyor. Yüzüm kızarıyor, oturduğum yerde kıpırdıyorum, bacak bacak üstüne atıyorum, düzeliyorum.

“Ama seçme şansımız var mı? Eğer…”

“Alice’in durumu daha karışık” diye sözümü kesiyor: “Herhangi bir erkek değil, belirli bir erkek olmak istiyor. Yani erkek fatmadan ziyade erkek tristan diyebiliriz.”

Gözlerim doluyor, yaşlarım akmasın, maskara sürdüm. Şık olmak zorundayım.

“Alice size sadece Tristan’ı geri vermek istiyor. Bu kadar basit.”

« Vous voulez dire que c’est ma faute ? Alice a cru que nous regrettions Tristan, c’est ça ? C’est pour ça qu’elle est un garçon manqué ? »

Il pose sa gomme et son stylo, me sourit sans indulgence.

« Un garçon manqué ? Qu’est-ce que vous voulez dire par là ? »

Je le hais. Faut-il donc définir tous les mots, les expressions les plus courantes ? Il se laisse pousser la barbe pour ressembler à Freud, j’en suis sûre. Il poursuit d’un ton légèrement supérieur :

« On ne dit jamais ça, une fille manquée, vous avez remarqué ? C’est parce que aucun garçon ou presque ne rêve d’être une fille, alors que l’inverse… Un garçon manqué, c’est une fille à qui il a manqué la liberté d’être un garçon. Ne pas être libre, c’est ça la souffrance d’une fille. Vous-même, ne l’éprouvez-vous pas ? »

Son regard me pénètre. Je rougis, je me débats sur ma chaise, croisant et décroisant les jambes.

« Mais a-t‑on le choix ? Est-ce que… »

Il m’interrompt :

« Pour Alice, c’est plus compliqué, je crois. Elle ne veut pas être juste un garçon, elle veut être un certain garçon. Un garçon certain. Un garçon manqué ? Non. Disons plutôt : un garçon manquant. »

Toplumda erkeklere atfedilen şeylerle ilgilenen, kendilerinden beklenen kalıba sığmayan kızlar için Fransızca garçon manqué deniyor, İngilizcesi tomboy da Türkçeye yavaştan girmeye başladı. Garçon manqué için gerçek anlamıyla kayıp erkek denebilir. Manqué burada sıfat ve geçmiş zaman ifade ediyor (kaybolmuş olarak da çevrilebilir). Psikiyatrist bu deyişle oynuyor. Alice’in kayıp erkek olmak istediğini söylüyor. Ardından bu yaygın tabirdeki sıfatı şimdiki zamanda çekip söz konusu çocuğun (Tristan’ın) hâlâ kayıp olduğunu, kaybının hâlâ hissedildiğini ima ediyor. Bu arada aynı tabirin kayıp kız şeklinde bir paraleli olmadığını da ekliyor.

Erkek fatma gibi dilde kemikleşmiş tabirler kullanırken dikkatli olmak gerek. Paragraftaki teze bu kadar uyum sağlayınca sakınca görmedim. Kayıp erkek‘e karşılık kayıp kız nasıl yoksa erkek fatma‘ya karşılık kadın ahmet de gerçekten yok. Garçon manqué de erkek fatma da düşük seviyede tabirler, böylece psikiyatristin yapmacık tepkisi korunuyor. Erkek fatma da kelime oyununa açık. Belki kaybın güncel olduğunun derinliğini veremiyor ama buna karşılık psikiyatristin empati yoksunluğunu göstermekte çekinmiyor.

Ayrıca olgu gibi eli yüzü düzgün bir sözcüğü erkek fatma kadar sokak ağzıyla yan yana görünce gülesim geliyor. Online forumlardan fırlamış bir açıklama gibi: erkek fatma dediğimiz olgu… Üstüne üstlük ölmüş çocuğun ismini kelime oyununa alet ederken annesinin alınabileceğini zerre düşünmüyor. Bu ton psikiyatristin züppe üslubunu tam karşılıyor.


149. Sayfa: Kızmışsın

“Neden erkek olmak istiyorsun?”
“Çünkü… Öyleyim.”
“Ama geçen gün bakıcına çok kızmışsın. Ee bak, kızmışsın işte.”
Alice kahkahalar içinde ayağa kalkıyor, kollarını iki yana açıp uçak gibi oradan oraya koşmaya başlıyor.
“Kızmışım, kızmışım” diye tekerleme tutturuyor.

« Pourquoi veux-tu être un garçon ? »
« Parce que… moi j’ai envie, dit-elle. — Mais oui, Alice ! Tu as raison : toi, tu es en vie. »
Alice éclate de rire, se lève de sa chaise, fait l’avion autour de la pièce, bras déployés.
« J’es en vie, chante-t‑elle, j’es en vie »

Alice’in 146. sayfada yaptığı gramer hatasını tekrar görüyoruz ve bu sefer işin içine fonetik de giriyor. Kaynak metinde Alice, psikiyatristin sorusuna Canım istiyor cevabını veriyor. Psikiyatrist de dille oynayıp Evet, sen hayattasın diyor çünkü Alice’in Je suis yerine J’es demesi sonucu Canım istiyor ve Hayattayım aynı sese tekabül ediyor. Bu da elbette Tristan ölse de (kaybolsa da) Alice’in hâlâ hayatta olduğunu ima ediyor.

Burada literal çeviri seçenek miydi bilmiyorum. Kitapta bu şekilde açıklansa okurun yarısı anlamakta zorlanır, diğer yarısı da pek etkilenmezdi gibi geliyor. Türkçe nasıl kelime oyunu yapabilirim diye düşünürken kız sözcüğünü kızmak fiiline bağlamak aklıma geldi. Birkaç sayfa öncesinde Laurence, psikiyatriste Alice’in bakıcısına kızdığını anlatıyordu. Tıpkı 58. sayfada yaptığım gibi kitabın başka bir kısmında anlatılan olayı kullanıp kelime oyununa zemin hazırladım. Kızmak fiilinin farklı çekimlerini denedim: kızsın, kızdı, kızmış derken çocuğa cinsiyetini söylerken kızmışsın en doğalı geldi. Alice’in Tristan’ın yokluğunu doldurmaya çalıştığı imgesi zayıfladı ama bu paragrafı çevirirken üçüncü bir seçenek olduğunu düşünmüyorum. Anca kelime oyunu tamamen çıkarılır, Canım istiyor ile Hayattayım‘ın bağı görmezden gelinir, Alice’in neden koşmaya başladığı açıklanmazdı ama bu da fazla tembel.

Bu yazıyı yazarken bir ihtimal daha düşündüm. Belki de Canım istiyor‘a karşılık olarak Canın var ki istiyor, canlısın cevabı olabilir, Alice Canlıyım, canlıyım diye koşabilirdi. Ama canlı deyince çocuğun aklına ölü/canlı‘dan ziyade canlı/cansız varlıkların geleceğini düşünüyorum. Ayrıca psikiyatristin espirisi, Fransızca aslında fiilin yanlış çekilmesi veya kızmışsın denmesi kadar komik olmazdı, Alice’in gülmesi yapmacık dururdu.

Yani Alice’in ölü abisine kıyasla hayatta olması nüansı kaybolsa da paragrafın tonu korundu. Hatta yakın okuma ile çeşitli yorumlara kapı açıldı. Örneğin psikiyatristin Alice’e cinsiyetini anlatmaya çalışması, toplumun kişiyi cinsiyet rollerine ikna etmeye çalışmasını simgeler. Ayrıca Alice, kız olduğunu hâlâ kabul etmezken psikiyatristin kızmışsın demesi üzerine muhtemelen (Bakıcıma) kızmışım anlamında tekrarlıyor fakat o an için farkına varmadan kendisinden beklenen konformizmi sergilemiş oluyor. Kendi hayatlarımızda da bize verilen rolleri farkına bile varmadan içselleştiriyoruz. Kızlar duygusaldır: Duygusalmışım. Erkekler ağlamaz: Ağlamazmışım. Kadın çocuk bakar: Çocuk bakarmışım. Erkek çalışır: Çalışırmışım. Kızmışsın: Kızmışım.


183. Sayfa: Kızlar harika

“Anne,” diyerek tüm belagatiyle söze tekrar giriyor, sesine komik bir tutam pedagoji eşlik ediyor: “Aslında kızlar da iyi. Hatta…” Belirli bir anı hatırlar gibi gülümsüyor: “Kızlar harika.”

« Tu sais, maman… », reprend-elle – elle articule, et il y a dans sa voix, c’est drôle, un soupçon de pédagogie –, « tu sais, une fille, c’est bien aussi. Et même… » – elle sourit comme à un souvenir –, « c’est merveilleux, une fille ».

Roman boyunca farklı bağlamlarda tekrar eden bu sözü son kez duyuyoruz. “Kızlar da iyi” ilk sayfalarda erkek çocuk sahibi olamamanın tesellisiyken Alice’in söylemesiyle apayrı bir boyut kazanıyor. İlk çevirimde ikinci kısmı Kızlar harika yerine Kızlar çok güzel olarak karşılamıştım. Metin direkt Kızlar harika diyor (merveilleux) ama çeviride benim kulağımı tırmalıyor. Sanki merveilleux tüm ciddiyetine rağmen neşesini korurken harika ağırbaşlılığıyla fazla cilalı duruyor. Harika yerine güzel demenin sığ kaldığını düşünmüyorum, burada kastedilen elbette yalnızca fiziksel güzellik değil.

Peki o zaman neden vazgeçtim? Karşımda yalnızca bu paragraf olsa çevirim muhtemelen Kızlar çok güzel olarak kalırdı. Ama bu seçim o sayfaya yakışsa da kitabın kalanına iki sebepten pek uymadı. İlki, Laurence’ın Alice’in ismini koyarken kızının kendisini harikalar diyarına götürmesini umduğunu açık açık söylemesiydi. Yine de bu imgeyi retorik uğruna feda etmeye hazırdım, ta ki yazarın kitabı harika kızına atfettiğini hatırlayana kadar… Kitap bu kadar ısrar edince kıramadım. 

İkinci sebep de şuydu: Harika yoruma daha kolay kapı aralıyor, güzel‘i ne kadar açarsam açayım harika kadar somut bir irade barındırmıyordu. Alice her zaman güzeldi ama annesine yeni bir dünya tanıtmasıyla harika oldu. Harika‘nın ayakları yere daha sağlam basıyor ve her şeyden önce statükoyu değiştirme gücünü vurguluyor.


Sonuç

Ben seçimlerimi açıklama sorumluluğundan ziyade bilinçli davranma kaygısıyla hareket ediyorum. Bu örneklerin asıl amacı neden kararlarımın meşru olduğunu anlatmaktan öte bu zorlu metinle boğuşurken ilk bakışta rastgele görülebilecek seçimlerin arkasında derin bir sorgulama olduğunu göstermekti. Dümdüz merveilleux‘ye bile harika diyene kadar kendi içimde bin dereden su getirdim. Bugün çeviriyi bırakın yerli eserlerde, özellikle şiirde bu özen kayboldu. Ben edebiyat uğraşında her kararın sözcüklere net dökemeseniz dahi belirli bir sebep doğrultusunda alınması gerektiğine inanıyorum. Bu iddiayı kuvvetlendirmek için bu konsepti gelecek çalışmalarımda devam ettirmeyi umuyorum.

Bunun yanında diğer bir amaç dilin ve dolayısıyla çevirinin siyasi bir araç olduğunun ve gerek kasten gerek alışkanlıktan istifade ederek baskıcı yapıları nasıl güçlendirdiğinin altını çizmekti. Bu bahsettiğim bilinçli kararlar hem estetik hem politik. Bu kavramlar birbiriyle çatışmıyor, aksine siyasi boyutu görmezden gelen bir metnin estetik olması pek mümkün değil.

Bu süreçte ulaşabildiğim okurlara ellerindeki çalışmaya farklı bir bakış açısı sunup çeviri süreci hakkında biraz olsun farkındalık yaratabilirsem bu yazıyı başarılı sayacağım.


Yorum bırakın